Meçhul Kadın (2026): Mağduriyetin Ahlaki Ekonomisi

Yönetmen: May el-Toukhy

Ödüller: Venedik F.F. - Altın Aslan En İyi Film ve Volpi Kupası En İyi Kadın Oyuncu

Bence: Meçhul Kadın’ı beğendim. İyi çekilmiş, iyi oynanmış, ne yaptığını bilen, üzerine düşünmeye ve tartışmaya değer bir film. Ama izlediğimden beri zihnimi meşgul eden bir konu var. Bu, filmi bütünüyle ele alan bir yazı olmayacak; bu konuyu yazarken bir daha düşünüp okurlarla tartışmak için açtığım bir parantez olmasını umuyorum. Bekleyerek filme dair bu rahatsızlığımı sindirmek, üzerine uyuyup atlatmak yerine, demir tavında dövülür diyerek rahatsızlığımın üzerine giderek sizin de üzerinize sıçratmaya karar verdim. Hazırsanız başlayalım.

Film, Nazi işgali sırasında Almanlarla ilişki kurmuş ya da işbirliği yapmakla suçlanan kadınların savaş sonrasında maruz kaldığı şiddetle ilgileniyor. İlgileniyor demek biraz eksik kalır, bunu dert ediniyor. Hemen herkes, Fransa'nın Nazi işgalinden kurtuluşunun ardından, işbirlikçilikle suçlanan kadınların saçlarının hoyratça tıraş edildiği, benim için biraz travmatik, bazılarına adaletli gelebilecek o görüntüleri hatırlayacaktır – izlemeyen varsa filmin fikrini tohumlayan şiddeti tanımak için izlemesini öneririm. Meçhul Kadın aynı meseleyi Danimarka'da tartışıyor. Bu cezalandırmanın ardındaki, kadın bedenini neredeyse ulusal bir mülk olarak gören, onu düşmana “sunma”yı da bir tür hainlik sayan anlayışla filmin meselesi var. Film, toplumsal cinsiyet çalışmalarından da beslenen bir çerçeve kuruyor. Erkeklerin işbirlikçiliklerinin izleri daha kolay silinebilirken kadınlarınki bedenlerine ve hayatlarına kazınıyor. Anlatısını da bu eşitsizliğin üzerine kuruyor. Marie'nin başına gelenlerle bu eşitsizliği bütün ağırlığıyla duyumsatmaya çalışıyor.

Yazımın meselesi de filmin bu düşünceyi nasıl kurduğunda, kendi dünyasını yaratırken verdiği kararlarda başlıyor. Film, Nazi işgali sırasında Marie'nin bir Nazi'den çocuk sahibi olduğu, ardından çocuğun babasını kaybettiği bir hikâye kuruyor. Ama Marie'nin bu adamla nasıl bir ilişkisi olduğunu sır gibi saklıyor. Aşk mı, çıkar mı, zorunluluk mu, istismar mı? Bilmiyoruz. Bunların birkaçının birden söz konusu olması dahil bütün olasılıklar açık bırakılmış. Bu belirsizlik önemli, çünkü bir taraftan Marie'yi hemen bir ahlaki kategoriye yerleştirmemizi engelliyor, diğer taraftan film, işgal sonrasında kadınların üzerine ayarsızca çöken rövanşist eril şiddeti ele alırken, bu şiddete maruz kalan kadınlar arasında da bir ayrım yapmamış oluyor. Hepsi filmin konusu ve hepsine tarihsel bir selamı var. Marie, bütün bu farklı hayatları kendi içinde bir süperpozisyon halinde taşıyan bir karakter olarak üretilmiş. Bu noktada henüz beni rahatsız eden yerde değiliz. Şimdilik filmin niyetini ve varlık sebebini, bunu nasıl ürettiğini ve kendi kuruluşunda ortaya çıkan düşünceyi damıtmaya çalışıyorum. Yoksa yüzleşmeye çalıştığı tarihsel ikiyüzlülük sabit.

Film yalnızca geçmişi belirsiz bırakmıyor; Marie'nin bugününü de neredeyse hiçbir seçeneğinin kalmadığı, ince bir ipte cambaz gibi yürümek zorunda olduğu bir dünya olarak yaratıyor. Marie’nin özneliği çok temel kısıtlarla sarmalanmış: Evlenmek üzere olduğu, eski patronu olan zengin Danimarkalı müstakbel kocası geçmişini öğrenemez. Ona zamanında vurgun çocukluk arkadaşı, Marie'yi tam da hayatını mahvedebilecek bir konumda yakalıyor. Evde, apartmanda, diğer kadınlar ve hizmetçiler arasında sürekli gözetleniyor. Film, Marie'nin elini kolunu tamamen bağlamış. Bu cendereden çıkıp hesapsızca arzusunun peşinden gittiği tek aralıkta da film onu korkunç bir şiddete maruz bırakıyor. Film, Marie'ye ve onun şahsında Nazilerle ilişki kurmuş kadınlara, ince bir ip üzerinde yürümekten ve her defasında pragmatik olarak en güvenli adımı atmaktan başka seçenek bırakmıyor. Üstelik kent meydanlarında cezalandırılmasalar bile bu hayatın içinde ağır bedeller ödemeyi sürdürüyorlar. Filmin çizdiği sınırlar içinde Marie itiraf edemez, kaçamaz, geçmişini kabul edip bedelini ödeyemez. Bunlardan herhangi biri, en iyi ihtimalle, sosyal ölüm anlamına geliyor.

Dolayısıyla film, Marie'yi öyle bir sıkışmışlığın içine yerleştiriyor ki yaptığı her şey giderek kaçınılmazlık kazanıyor. Eylemleri sonucunda bir kadın ölüyor, bir çocuğun geleceği kararıyor, başka insanlar zarar görüyor. Ama filmin kurduğu dünyada Marie'nin kararlarını ahlaki tercihler olarak düşünmek giderek güçleşiyor. Başkalarına verdiği zararlar, onun seçimlerinden çok içinde bulunduğu sıkışmışlığın sonuçlarına dönüşüyor. Burada beni kemiren böceğin bir yüzünü görünür hale getirebilirim. Bence film, tarihsel bir ikiyüzlülüğün ve görmezden gelinmiş bir şiddetin üzerine giderken kendisini tuhaf bir açmaza sokuyor: Bir insana yapılan haksızlığa karşı çıkabilmek için önce onu ahlaken temize çıkarmak gerekiyormuş gibi bir dünya kuruyor.

Burada Marie'nin geçmişini ve neyin bedelini ödediğini tartışamıyoruz. Film bizi suçtan, bedelden ve adaletten büyük ölçüde bağımsız bir tartışmaya itiyor. Zaten Marie’nin geçmişine ilişkin böyle bir hüküm verebileceğimiz bilgi de vermemişti. Seyircinin Marie’yi suçlaması ya da affetmesi meselesinden de sıyrılıyor. Bence burada sorun film konuyu çerçevelerken ve kendini yaratırken ne uğruna nelerden vazgeçtiğine baktığımızda kristalleşiyor: Neleri mazur gördüğü, neleri öne çıkarırken hangilerinin ağırlığını azalttığı. Bir de filmin kurduğu çerçeveyi bugüne taşıdığımızda neyin eksik, neyin fazla kalacağını düşünmek gerekiyor.

Filmler gerçekliğin kesitleri değildir. Gerçekliğe ilişkin kanıtlar da sunmazlar. Filmler düşünür. Görüntüleriyle, sesleriyle, karakterleriyle, olayları ve bunlar arasında kurdukları ilişkilerle kendi dünyalarını ve düşüncelerini üretirler. Dünyada rastlantılarla karşılaşırız; filmdeyse bir rastlantı ile üretilip son kurgudan geçen bir öğe bile filmin düşüncesine katılır. Bu, her şeyin bilinçli olarak tasarlandığı ya da filmin mutlaka tutarlı olduğu anlamına gelmez. Filmler de yanılabilir, çelişebilir, hatta aptallık edebilir, kötü niyetli olabilir. Ama bütün bunlar yine filmin düşüncesinin parçalarıdır. Gerçeklikte işgalcilerle ilişki kurmuş, işbirliği yapmış ya da yalnızca bununla suçlanmış binlerce farklı kadın, binlerce farklı hayat varken Meçhul Kadın, Marie'nin dünyasını tam olarak az önce anlattığım gibi steril biçimde kuruyor. Rastlantıları, karşılaşmaları, ilişkileri onun sıkışmışlığını artıracak biçimde bir araya getiriyor. Dolayısıyla bu sıkışmışlığı yalnızca dönemin tarihsel koşullarına bağlayamayız. Bu dünya, filmin kendi düşüncesini ve niyetini tartışmak için yarattığı film-dünya.

Tüm meseleyi artık serebilirim: Film, kadınların uğradığı tarihsel haksızlığı bütün ağırlığıyla gösterebilmek için o esnada ortaya çıkan ya da çıkabilecek başka ahlaki meselelerin ağırlığını azaltıyor. Üstelik görmezden gelmeyi ya da hafifletmeyi seçtiği meseleler de oldukça ağır. Film bir tür ekonomiye giriyor; bir taraftan alıp diğer tarafa koyuyor. Marie'nin maruz kaldığı şiddeti, aşağılanmayı, istismarı çok yakından deneyimliyoruz. Ama onun başkalarına verdiği zararlar giderek kendi trajedisinin parçalarına dönüşürken ufalıyor. Çünkü film, Marie'nin seçeneklerini ortadan kaldırdıkça bu zararları da seçimlerinin sonuçları olmaktan uzaklaştırıyor. Bir kadının ölümünü bile Marie'nin ne kadar çaresiz bırakıldığının içinden gösteriyor. Ölen kadının acısı, geride kalan çocuğun kaybı, Marie'nin hayatta kalmaya çalışırken ödemek zorunda kaldığı bedellerin arasına yerleşiyor. Marie'nin sırtından filmi izlerken Nazi işbirlikçiliğinin ahlaki ağırlığı da azalıyor, belki affedilebilir hale geliyor. Üstelik Marie'nin geçmişindeki, başta bütün olasılıkları açık tutan belirsizlik, Nazilerle ilişki kurmayı kendi tercih etmiş kadınları da karakterin içinde eritiyor. Meçhul Kadın, argümanını güçlendirmek ve çerçevesini kapatmak için bir önemli hamle daha yapıyor: filmdeki herkese bu suçlardan biraz bulaştırarak meseleyi "İçinizde günahsız olan ilk taşı atsın" sözünün içine tıkıştırıyor. Hepimiz suçluysak kimse suçlu değil, suçsuz Marie’lere yapıldı bunlar…

Oysa bir adaletsizliği ve zulmü tartışmak için diğerlerinin ağırlığını azaltması gerekmiyordu. Ah bizim ya temiz ya kirli diyen Kartezyen beyinlerimiz. Bu yaptığı filmin kendi seçimi, adalet terazisinin, varsayımlarının, hayata baktığı yerin ve değerlerinin doğrudan sonucu. Bir kadın Nazilerle gerçekten işbirliği yapmış, ahlaken yanlış kararlar almış, başkalarına zarar vermiş olabilir. Ve bütün bunlara rağmen o kadına yöneltilen cinsiyetçi şiddet yine de korkunç bir haksızlık olabilir. Birini kabul etmek için diğerinden vazgeçmemiz gerekmiyor. Hatta bana kalırsa film, bu iki gerçeği birbirinin ağırlığını azaltmadan taşıyabilseydi çok daha kuvvetli ve gerçek bir tartışma üretebilirdi.

Filmdeki aynaları ve özellikle son sahnede dördüncü duvarı yıkan karı-kocayı da bu tartışma açısından değerli buluyorum. Aynalar, Marie'nin hikâyesinin dışında güvenli bir yere yerleşmemize, karanlıkta saklanmamıza izin vermiyor. Hepimizi bu suç ortaklığının içine çekmek, diğer taraftan suçun ağırlığını hepimize dağıtarak hafifletmeye de yarayabilir. Herkes için geçerli olan bir sıfatın ayırt edici gücü de kalmıyor. Filme göre hepimiz bir biçimde bulaşıyoruz; içinde yaşadığımız düzenlerle ilişkiler kuruyor, kimi zaman pragmatik kararlar alıyor, başkalarına zarar verebiliyoruz. Ama bu tespit nereye varıyor? Kimse bütünüyle masum değil, öyleyse kimseyi yargılamayalım mı? Yoksa tam tersine, kendi payımızı da görerek sorumlulukları daha dikkatli mi düşünelim?

Benim filmle ilgili rahatsızlığım dediğim gibi biraz da bu sorunun bugüne uzanmasından kaynaklanıyor. Bir insanın ya da topluluğun uğradığı ayrımcılığı tanımak, onun başkalarına verdiği zararı ya da kendisinin başka bir ayrımcılığa bulaşmasını daha az önemli hale getirmemeli. Mağduriyet, ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmamalı. Üstelik film Marie'ye başka türlü davranabilme imkânı tanımıyor. Biz de onun sıkışmışlığından hareketle verdiği zararları kaçınılmaz görmeye başladığımızda, Marie'yi yalnızca sorumluluktan değil, ahlaki bir özne olma kapasitesinden de uzaklaştırıyoruz.

Bir mağduriyetin başka bir haksızlığın mazeretine dönüşmesi için ikisinin aynı tarihsel bağlamda yaşanması gerekmiyor. Aynı adalet terazisini bugün kullandığımızı düşünelim. Küreselleşmenin mağdur ettiği bir insanın, kendi durumunu korumak için göçmen işçilere eziyet etmesini de kolaylıkla mazur görebiliriz. Onun sıkışmışlığına, seçeneklerinin darlığına, kendisini o noktaya getiren koşullara bakarak başkalarına yaptıklarının ağırlığını azaltabiliriz. Üstelik o koşulların hepsi gerçek olabilir. Ama gerçek olmaları, verilen zararı daha az gerçek yapmaz. Günümüzden verdiğim örnekte de filmde de mazur görülenin "ayrımcılık" ya da "ayrımcılıkla işbirliği" olmasını özellikle seçtim. Aslında filmin dert edindiği meseleye ben de yakın bir yerden bakıyorum. Ama filmin kendi tercihleriyle zihnimde dolaştırmaya başladığı böcekleri sizin adalet terazinize de bulaştırmak istedim.

Elbette bütün bunlar filmin Marie'yi tamamen akladığı anlamına gelmiyor. Diğer insanların acıları orada duruyor. Ama film bunların ağırlığını Marie'nin acısıyla aynı şekilde taşımıyor. Daha çok Marie'nin pragmatizminin arkasına yerleşiyor. Onun uğradığı ayrımcılığı görünür kılarken başkalarına verdiği zararı, bu ayrımcılığın yarattığı zorunlulukların içine çekiyor. Böylece film-evrende yoğunluğunu düşürüyor. Yok etmiyor, hafifletiyor. Bu bana daha sinsi geliyor.

Yine de filmi beğendim. Belki de üzerinde bu kadar düşünmemin nedeni bu beğenimdir. Filmin kurduğu ahlaki dünyaya yönelttiğim itirazın ne ölçüde haklı olduğunun da tartışılabilir olduğunu kabul etmem gerek. Ama filmden ve onunla mücadelemden bana kalan şu: Bir haksızlığı bütün açıklığıyla gösterebilmek için başka bir haksızlığın ağırlığını azaltmak zorunda değiliz.

Meçhul Kadın ise bence bir taraftan alıp diğer tarafa koyuyor.

Vendik Film Festivali’nden ödülleriyle El-Toukhy ve Arcel

Fragman