Romanlarda Babalar ve Çocukları - Freud, Ödipus, Anti-Ödipus
SabitFikir, Şubat 2024
Bu ay derginin dosya konusu baba oğul yazarlar olunca, Kararsız Okur’a da babalar ve çocukları arasındaki ilişkiler üzerine düşünen eserleri toplayalım istedik. Ufkumuzu modern dönemle sınırladığımızda, baba-çocuk ilişkisine dair ilk büyük teorik perspektiflerden birini psikanalizin babası Sigmund Freud’da buluruz. Buna göre, Freud’un fallik evresi ve Ödipus kompleksi sadece baba-çocuk ilişkisini açıklamakla kalmaz; bu evrede ve bu evreden çıkışta yaşananlar çocuğun bilinçdışını şekillendirir, içsel yapılarını kurar ve böylelikle gelecekteki ruhsal yaşamını bir ölçüde belirler.
Ruhsal denge, içsel yapıların birbirleriyle ilişkilerinin yanı sıra kişinin dış dünya ile olan ilişkisine bağlıdır. Çocukta kendilik ile dış dünya arasında köprüler kurulurken taklit güdüsü öne çıkar. Bu noktada taklit edilecek olan, çocuğa en yakın olan anne-babadır. Bu taklitler anne-baba ile bir özdeşleşme üretebilir ve bu durumda anne-babanın dünya görüşü, ahlak anlayışı, inançları ve toplumsal yargıları çocuğa aktarılır. Dış dünyadan iç dünyaya bu aktarım ideal benin ve süperegonun oluşmasında etkin olur. Anne-babadan devralınan otorite süperegoda içsel bir yasa koyucuya dönüşür; ego artık bir yandan idin dürtüsel talepleri, öte yandan bu içselleştirilmiş yasak ve beklentiler arasında kalır. Bir yandan id “istiyorum” derken, öte yandan süperego “olmaz” diye başına dikilir; arada kalan ego da bu gerilimi taşır. Bu sıkışma zaman zaman kaygı, suçluluk ve huzursuzluk olarak geri döner. Başlangıçta anne-baba üzerinden karşılaşılan yasak ve otorite böylece giderek psişik yapının bir parçası olur. Kısacası dışarıdaki bekçi zamanla içeri taşınır: anne-baba odada olmasa da “olmaz” diyen ses içeride nöbete devam eder. Freud’a göre Ödipal gerilim de bu yolla içselleşir; çocuğun arzularının karşısında artık yalnızca dışarıdaki anne-baba değil, onların otoritesinden biçimlenmiş bu iç ses de vardır.
Freud’a dönüş çağrısıyla yola çıkan Jacques Lacan’ın ayna evresi kavramı, çocuğun kendisini bir “ben” olarak kurmaya başladığı sürece gönderme yapar. Bir yanda henüz koordinasyonu tamamlanmamış, parçalı deneyimlenen beden; diğer yanda aynada gördüğü tek ve bütün beden imgesi vardır. Çocuk bu imgeyi “ben” diye sahiplenir. Lacan’ın yanlış tanıma dediği şey de burada başlar: çocuk kendisini bütünlüklü bir varlık olarak tanır ama bu bütünlük ona kendi içinden değil, dışarıdan gelen bir imgeden ulaşır.
Ayna evresi için çocuğun karşısında gerçekten bir boy aynası olması ya da anasının elindeki cımbız aynasında kendisiyle karşılaşması, hatta bir gölde kendi yansımasını görmesi gerekmez. Burada önemli olan, çocuğun kendisini sınırları olan, tek ve bütün bir varlık olarak görmeye başlamasıdır. Fakat bu bütünlüğün bir bedeli vardır: çocuk kendisini ancak kendisinin dışından gelen bir imge üzerinden tanıyabilir. Başkasının varlığı böylece yalnızca kendisinden başka birinin varlığı değil, çocuğun kendisini tanıyabilmesinin de koşulu haline gelir. Benlik daha baştan tek başına kurulmaz; başkalarının bakışı, sözleri ve çocukla kurdukları ilişki de ona kendisinin bir görüntüsünü geri verir.
Buradan dilin dünyasına geçeriz. Çocuk kendisini yalnızca imgeler aracılığıyla değil, doğduğu anda zaten orada olan dil ve ilişkiler ağı içinde de kurar. Bu ağın çocuğa ilk taşıyıcıları ise çoğu zaman, tabii ki, onu en çok seven anne-babadır; kendi sokuldukları ve bildikleri kalıpları da kaçınılmaz olarak ona zıbın gibi giydirirler. Henüz sınırları belirsiz, akışkan, hatta uçucu çocuk zihnini dilin fırınına sokarlar; biraz kıvam alsın, bir şekle girsin diye. Dil dünyayı yalnızca anlatmaz; ona sınırlar çizer, ayrımlar koyar, isimler verir. Çocuk da dünyayı ve kendisini giderek bu isimlerle tanımaya başlar.
Lacan’da ihtiyaç dile geçtiği anda artık yalnızca ihtiyaç olmaktan çıkar, bir talebe dönüşür. Talep ise sadece ihtiyacın giderilmesini istemez; karşısındaki ötekinin bizi anlamasını, tanımasını, sevmesini de ister. Fakat talebin yöneldiği yer tek tek insanlardan daha geniştir: Lacan’ın büyük Öteki dediği, dilin, kuralların ve anlamların bizden önce zaten var olduğu simgesel düzendir. Dil böylece arzuyu da biçimlendirir. İhtiyacımızı anlatabilmek için onu sembollerle damgalarız, isimlendiririz, ona başka anlamlar yükleriz; bunu yaparken de o dile özgü kavramların ve düşünme biçimlerinin içine gireriz. Bir süre sonra dil yalnızca dünyayı anlamak için kullandığımız aracımız değil, dünyayı hangi sınırlarda düşünebileceğimizi belirleyen sınırımız da olur. Dili kullanmaya başlarız; çok geçmeden dil de bizi kullanmaya başlar.
Vücudumuzun besine ihtiyacı olabilir ve acıkırız ama profiterol ya da dondurma isteriz. Cinsellikte ihtiyaçla arzu arasındaki mesafe daha da görünür hale gelir: bazen bütün bir beden değil, bir ses, bir koku, bir ayakkabı ya da yalnızca bir ayak arzunun bütün yükünü üzerine alabilir. Arzunun seçtiği nesnenin bedensel ihtiyacın doğal nesnesi olması gerekmez. Üstelik profiterolü yediğimizde açlık geçebilir ama arzu bütünüyle kapanmaz; bir talebin içinde her zaman karşıdakinin ilgisine, sevgisine, bizi tanımasına yönelik başka bir talep de kalır. Arzu o kapanmayan aralıkta yaşamaya devam eder; dolayısıyla arzuyu tanımlayan şey yine bir “eksiklik”tir. Baba da Lacan’da giderek biyolojik kişiden ayrılıp simgesel bir işleve dönüşür. Buradaki baba illa evdeki adam değildir; çocuğa “annenin arzusu yalnızca sana ait değil, dünya da senin etrafında dönmüyor” diyen sınırın ve yasanın adıdır. Baba, çocuğun anneyle kurduğu ikili dünyanın arasına girer ve onu daha geniş simgesel düzene açar.
Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Freud ve Lacan başta olmak üzere, psikanalizin psikolojik sorunların kökenlerini burjuva aile yapısında aramasını eleştirirler: sorun sadece ya da esas olarak evin içinde değildir. Psikanalizi geleneksel dönemin günah çıkarma pratiğine benzetirler; onu, mevcut düzenin normları dışındakileri “normalleştirmeye” çalışan sistemin öz-savunma araçlarından biri olarak görürler. Psikanalistler insanı ağaç gibi görür, eğriliklerin kökenini çocukluk travmalarında arama eğilimindedirler. Deleuze ve Guattari ise arzuyu eksikliğe bağlamaz, onda bir “elde etme/edememe” meselesi görmezler; aksine, arzuyu üretimin kendisi olarak düşünürler.
Ödipus’u da bu nedenle reddederler. Psikanalizin iddia ettiği biçimiyle anne-baba-çocuk ilişkisinin özsel bir yapısı olduğunu ve bu yapıdan kaynaklanan zorunlu gerilimlerin varlığını kabul etmezler. Üstelik onlara göre Ödipus giderek itirazı bile kendi lehine çevirebilen bir açıklama şemasına dönüşür: sağlıklıysanız Ödipus sayesinde, hastaysanız yine Ödipus yüzünden. Kabul etmeniz de direnmeniz de sizi teorinin dışına çıkarmaz. Böylece Ödipal karmaşa yalnızca bir açıklama olmaktan çıkar, kendi itiraz zeminini yutan ve kendisini reddedilmesi güç bir konuma yerleştiren bir dayatmaya dönüşür.
Çocuğun önünde baştan sayısız rota varken geminin neden hep belirli limanlara yanaştığını aile içindeki doğal gerilimlerle açıklayamayız. Onlara göre rotaların bir kısmını çoktan toplumsal sistem çizmiş, güvenli ve makbul limanları işaretlemiştir. Anne-baba da daha önce kendilerinin sokulduğu dilin, rollerin ve arzuların içinden çocuğu bu limanlardan birine doğru yönlendirir.
Bu rotaları çizen sistem onlara göre kapitalizmdir. Kapitalizm bir yandan eski bağları çözüp yeni rotalar açarken, diğer yandan arzuyu aile, özel mülkiyet ve toplumsal roller içinde yeniden kendi sürekliliği açısından güvenli limanlara bağlar. Anne-babayı da kendine uydurur ve görevlendirir; kendi sürekliliği için onları da kullanarak çocuğu mevcut düzenin parçası, kurulu öznesi olmaya hazırlar. Toplumsal sistemlerdeki sorunların kaynağı, babaların psikanalizmin ortaya koyduğu gibi annelerimize duyduğumuz sevgiyi sınırlayan ve bizi kastrasyon korkusuna sürükleyen despotlar olması ya da toplumun temelini baba-anne-çocuktan oluşan çekirdek ailenin kurması değildir. Nedensellik ve akış ters yönlüdür: Sistem babaya bu rolü uygun gördüğü ve dayattığı, kendi devamlılığını böyle sağlamaya çalıştığı için kapitalist burjuva evinin babası böyledir. Böyle olmayan babalara saygıyla, sevgiyle…
1- Kral Oidipus – Sofokles
a. “Ey gün ışığı, bu seni son görüşüm olsun!”
b. “Ey insanoğulları!
Ömrünüz bence bir hiç.
Kim ermiş bu dünyada Özlenen mutluluğa?
Hayal, mutluluk denilen;
O da sönüverince
Anlar gerçeği insan."
2- Elektra – Sofokles
a. Freud’un Oidipus Kompleksi’ni kız çocukları için genişleten ve Elektra Kompleksi’ne adını veren Carl Gustav Jung’dur. Günümüzde akıl sağlığı uzmanları tarafından Elektra Kompleksi’nin pek yüzüne bakılmaz.
b. “Ey yaşadığım günlerin en iğrenci,
Ey gece, ey melun ziyafetlerin
Dehşetli felaketi!”
3- Şahname – Firdevsi
a. “Hiçbir insan yoktur ki, ölümden başkası için anasından doğmuş olsun! Zaman, insanın aldığı soluğu hiç durmaksızın hesaplamakla meşguldür.”
4- Hamlet – William Shakespeare
a. "Kendi içindeki dikenler kanatsın vicdanını!”
5- Babaya Mektup – Franz Kafka
a. “Kimi gün dünya haritasını gözümün önüne getiriyorum, sonra da üzerine seni uzatıp düşünüyorum: Bu dünyada benim ayakta kalabileceğim alanlar senin haritada vücudunun örtemediği yerler”
6- Babalar ve Oğullar – İvan Sergeyeviç Turgenyev
a. “Bir romantik olsaydım ‘yollarımızın ayrıldığını hissediyorum’ derdim ama değilim, o yüzden sana birbirimizden bıktığımızı söylüyorum.”
7- Emily’ye Bir Gül - William Faulkner
a. “Bir şeyi yapmaktan korktuğun zaman yaşadığını bilirsin' dedi. 'Ama korktuğun şeyleri yapmaktan korkarsan, işte o zaman ölmüş sayılırsın.”
8- Ulysses - James Joyce
a. “Kaçtığını sanırsın ve kendine çarparsın."
9- Dönüş - Hişam Matar
a. “Belki de matemdeki insanlar gibi yapmalıyız, dış seslere kulaklarımızı kapamalı ve ısrarla, "hayır, o ölmedi" demeliyiz. Belki de çok kötü bir haberin inkarından ibaret değil bu sadece; bu aynı zamanda, bir an için bir hakikatin farkına varmak; ölenle birlikte gömülüp gitmeye mahkum geçici bir farkındalık. İnanmamak doğru bir içgüdü, zira ölen kişi nasıl olup da sahiden ölmüş olabilir ki?”
10- Yol – Cormac McCarthy
a. "Hatırlamak istediğini unutursun ve unutmak istediğini de hatırlarsın."
11- Sahilde Kafka – Haruki Murakami
a. “Gözlerini kapatman, hiçbir şeyi değiştirmez. Gözlerin kapandı diye, hiçbir şey silinip gitmez…”
12- Baba Mirası – Philip Roth
a. "Hiçbir şeyi unutmamalısın - armasında bu yazıyor. Hayatta olmak, onun için, hafızadan yapılmış olmak demek - bir insan hafızadan yapılmamışsa hiçbir şeyden yapılmamıştır."
13- Tutunamayanlar - Oğuz Atay
a. “Bende bütün duygular senin bu inatçı duygusuzluğuna karşı gelişti, kuru mantığınla içimizi kuruttun, sana benzeyen taraflarımdan, ellerimden, ayaklarımdan utanıyorum, ihtiyarlayınca sana benzemekten korkuyorum, kötülük edemeyecek kadar kısır kafanda yalnız bizim için yaptıklarının defterini tuttun, bana aldığın ilk elbiseden verdiğin son harçlığa kadar, hastalığımda uykusuz kaldığın gecelerin hesabına kadar kaydettin.”
14- Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın - Jonathan Safran Foer
a. “Peki, güzel şarkılar neden üzüyor seni?” “Gerçek olmadıkları için.” “Hiç mi?” “Hiçbir şey hem gerçek hem güzel değildir.”
15- Dünyayla benim aramda - Ta-Nehisi Coates
a. “Senin sen olmaya yerden göğe kadar hakkın var. Ve kimse seni sen olmaktan vazgeçirmemeli. Sen sen olmak zorundasın. Ve sen, sen olmaktan asla korkmamalısın.”
16- Kiralık Konak – Yakup Kadri Karaosmanoğlu
a. “Herkesin kendine mahsus bir hayatı vardır. Siz zannediyorsunuz ki, herkes, herkes gibi yaşayabilir.”
17- Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
a. “Dünyadaki insanların hepsi iyi, hepsi… Hayat iyi. Biz kötüyüz, ama hayat iyi. Hem kötü, hem iyiyiz; hem iyi, hem kötüyüz…”
18- Sessiz Kalma – Angie Thomas
a. “Babam karanlıktaki ışık olduğum için bana Starr ismini koyduğunu söylemişti. Benim de şu sıralar kendi karanlığımda ışığa ihtiyacım vardı.”
19- Atmacanın A’sı - Helen Macdonald
a. “Hayatın hep yeni şeylerle dolu olacağını zannettiğimiz bir dönem oluyor. Sonra bir gün öyle bir şey olmadığını anlıyorsunuz. Hayatın boşluklardan oluşan bir şey olduğunu görüyorsunuz. Yokluklardan. Kayıplardan. Varken yok olan şeylerden. Şeylerin bıraktığı boşluklara uzanıp anıların olduğu yerdeki o gerilimli, parlak donukluğu hissedebiliyorsunuz ama o boşlukların etrafında ve arasında büyümek zorunda olduğunuzu da anlıyorsunuz”
20- Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı - Robert M. Pirsig
a. “Biz hepimiz, başkalarının hayaletlerini kibirle aşağılarız, ama kendimizinkileri cahilce, barbarca üstün tutarız.”
21- Güzelliğe Dair – Zadie Smith
a. “Sizi insan olarak, ne olursa olsun, en çok geliştirecek dersi almak zorundasınız.”
22- Göremediğimiz Tüm Işıklar – Anthony Doerr
a. “Engelleri fırsat olarak gör, Reinhold. Engeller insana ilham verir.”
23- Bülbülü Öldürmek – Harper Lee
a. “Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.”
24- Atlantik Ötesi – Witold Gombrowicz
a. “Siz entrika çevirin bakalım, dümen çevirin ey pek ünlü pis herifler, çıkar tanelerinizi tavuklar gibi gagalayıp yiyin bakalım! O anlayışı kıt, dalavereci doğanızın bana vereceği her şeyi kendi doğama göre alacağım.”
25- Aylak Adam - Yusuf Atılgan
a. “Babamın gündüzleri evde kaldığı pazarların, bayram günlerinin azabı. … Onun gibi olmama kararını bu iğrençlikleri gördükçe vermiş olacağım. Salt onun rahatını kaçırmak için üstlerine giderdim, tokatlardı beni. Nasıl istiyordum bu dayakları bilsen! Onlar beni babamı sevmeme azabından kurtarırdı.”
26- Masumiyet Müzesi – Orhan Pamuk
a. "Bana yalan söylemeni isterdim aslında... Çünkü insan ancak kaybetmekten çok korktuğu bir şey için yalan söyler."
27- Tüylü Bir Şeydir Şu Yas - Max Porter
a. “Acele etmeyi reddediyorum. Üstümüze atılmış acıyı kimse ne yavaşlatsın ne hızlandırsın ne de düzeltsin.”
28- Dünya Ağrısı – Ayfer Tunç
a. “Hayatını yeniden yazmak istiyor, olmadı bu deyip yazdığı sayfaları buruşturup atmak, baştan başlamak. Bunun mümkün olmaması çok acı.”
29- Kuşlar Yasına Gider – Hasan Ali Toptaş
a. “Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”
30- Eskici ve Oğulları – Orhan Kemal
a. “Dünya bu. Bugün size, yarın bize. Kul bir kararda kalır mı?”
31- Kendi Gecesinde – İnci Aral
a. “Senden kurtulmam gerekiyordu Kara. Kötülük, bencillik, düşmanlık ve kalleşliklerle dolu şu dünyada ayakta kalmanın ne kadar zor olduğunu, kendin gibi görünmenin, içindeki sese uymanın insanı nasıl zayıf ve aciz kıldığını görüp sesini kesmeye, katılaşmaya karar vermiştim çünkü.”
32- Işığın Gölgesi – Erhan Bener
a. “Üzülme, dedim. Onlar senin büyüklüğünü tescil edecek kadar büyük olmadıklarını bildikleri için susuyorlar.”
33- Yarım Kalan Yürüyüş – Mehmet Eroğlu
a. “Duygusuzdur, demişti. Ama ben duygusuzluğun bazen duygusallığı gizleyen bir maske olduğunu düşünürüm.”
34- Gilead - Marilynne Robinson
a. “Sevgi kutsaldır çünkü lütuf gibidir, nesnesinin değeri hiçbir zaman gerçekten önemli değildir.”
Bonus:
35- Totem ve Tabu – Sigmund Freud
36- Anti-Ödipus – Felix Guattari ve Gilles Deleuze
