Tekrar Tekrar Okunacak Romanlar - Anlama, Yeniden Anlama ve Gadamer
SabitFikir, Mart 2024
İngiliz arkeolog Arthur Evans 1900’de Girit’te, bugün Minos uygarlığının en önemli merkezlerinden biri olarak bildiğimiz Knossos’ta devasa ve karmaşık bir yapı kompleksini kazmaya başladı. Koridorların, odaların ve geçitlerin birbirine dolandığı yapı ona hemen Yunan mitolojisindeki Labirent’i hatırlattı. Minosluların kendileri bu yapıya ne diyordu bilmiyoruz; zaten mesele biraz da burada başlıyor.
Bu uygarlık bize kendisini uzun uzun anlatan tarihçiler bırakmadı. Yazıları vardı ama Linear A hâlâ çözülebilmiş değil; okuyabildiğimiz Linear B tabletlerinin önemli bir bölümü de insanlığın büyük metafizik sorularından çok kimden ne kadar tahıl, yağ ya da hayvan alındığıyla ve stok listeleriyle ilgileniyor. Duvar resimleri, kaplar, odalar, depolar ve yapılar var; ama bunların üzerine iliştirilmiş açıklama kartları ya da tabelalar yok.
Evans yapıyı kazarken geniş bir odada duvarla iç içe geçmiş büyük bir taş koltuk buldu. Kendi zihinsel ufkunda koltuk kısa sürede “taht”, oda “taht odası”, bütün yapı “saray”, o koltuğun varsayılan sahibi de Kral Minos oldu. Yapıdaki kimi özellikli odalara kraliçenin odaları dedi, bir freskteki figüre ise “rahip-kral” ismini yapıştırdı. Binlerce yıllık Girit dünyasının üzerine Evans’ın aşina olduğu sarayların, kralların ve hanedanların siyasal sözlüğü ağır bir yorgan gibi serilmişti. Bu yorganın üstünden Minos’u tanıtmaya başladı.
Elbette Evans yalnızca hayal görmüyordu. Ortada gerçekten bir taş koltuk, gerçekten büyük bir yapı ve gerçekten örgütlü bir kamusal hayat vardı. Fakat bunların ne olduğu toprağın içinden üzerlerinde etiketlerle çıkmamıştı. Kazılan yalnızca Knossos değildi. Evans, farkında olmadan kendi dünyasını da kazıya götürmüştü: sınırları, ön-kabulleri, inançları ve kavram haznesiyle...
Evans’ın günahları basit yanlış adlandırmalardan ya da puzzle’ın parçalarını yanlış bir araya getirmekten daha vahimdi. Bir şeyi anlamaya çalışırken hiçbirimizin gözlüksüz bakamadığını, kendisi bunun pek farkında olmasa da, görünür kıldı. Hiçbir zaman boş bir zihinle ve evrensel bir bakışla karşımızdaki şeye yaklaşmayız: Bakışımızın içine yaşadığımız toplum, dilimiz, tarihimiz, o dilin bize sunduğu, hatta bazen dayattığı kavramlar ve farkında bile olmadığımız ön-kabuller çoktan gömülmüştür. Dahası, yalnızca verdiğimiz cevaplar değil, sorduğumuz sorular da bizi biçimlendiren toplumun, tarihin ve dilin içinden doğar; anlamayı mümkün kılan zemin de bu süreçte oluşur. Hans-Georg Gadamer’in hermenötiği tam burada masaya davet edilebilir.
Gadamer’in en önemli eserinin adı Hakikat ve Yöntem’dir. Başlıktaki “ve” pek huzurlu, mutlu mesut bir bağlaç değil; iki sözcüğü yan yana getirirken aralarındaki gerilimi gizler. Kitabın adı Hakikat ya da Yöntem olsaymış okura bence daha iyi bir özet ya da içerikle ilgili şemsiye verebilirmiş. Gadamer’in derdi elbette yöntem ile hakikat arasında mutlak bir tercih yaptırmak değil; ama anlama söz konusu olduğunda yönteme pek yüz verdiği de söylenemez. Kitap hak ettiği şanını, hakikatin yöntemin çıktısı olmadığını ve anlamanın önceden belirlenmiş yöntemsel işlemlere teslim edildiğinde karşısındaki şeyin kendine özgü hakikatini ıskalama tehlikesi taşıdığını göstermesine borçludur.
Erken modern düşüncenin Bacon ve Descartes gibi isimleri, güvenilir bilgiye ulaşabilmek için öznel etkilerden mümkün olduğunca arındırılmış yöntemler geliştirmeye çalışmıştı. Bacon deney ve tümevarıma, Descartes aklın yöntemli kullanımına yaslandı. Bu girişimin doğa bilimlerinde ne kadar muazzam sonuçlar verdiğini söylemeye gerek yok. Fakat iş anlamaya; sanatla, tarihle ya da bir metinle karşılaşırken ortaya çıkan anlamı aynı yöntemsel kalıba sokmaya gelince yöntem yaş tahtaya basar. Çünkü önceden belirlenmiş bir yöntem karşısındaki şeyin bir kısmını görünür kılarken başka taraflarını karanlıkta bırakabilir; en nihayetinde yalnızca kendi sorabildiği soruların cevaplarını bulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dilthey insan bilimlerinin kendilerine özgü anlama biçimini temellendirmeye çalışarak bu sorunun kıyısına kadar gelmişti. Gadamer meseleyi daha ileri götürür: Sorun insan bilimleri için daha uygun, daha hassas bir yöntem bulmak değil, anlamanın kendisini yöntem fikrinin egemenliğinden kurtarmaktır. Hakikat ve Yöntem bu anlamda, bilimsel yöntemin anlama alanındaki yayılmacı emellerine ve giriştiği fetihlere karşı küçük bir hermenötik Reconquista gibi okunabilir.
Bu egemenlik kurulurken gözden kaçan en önemli şeylerden biri, anlayan öznenin kendisinin de tarihsel oluşuydu. Özne boşlukta doğmaz; içinde yaşadığı toplumun, devraldığı geleneğin ve kullandığı dilin içinden dünyaya bakar. Dil yalnızca düşüncelerimizi aktardığımız bir araç değildir; hangi ayrımları yapabildiğimizi, neyi soru hâline getirebildiğimizi, karşılaştığımız şeyde önce neyi göreceğimizi, onunla neler yapabileceğimizi ve onu hangi ışığın altında görebileceğimizi de biçimlendirir. Dolayısıyla anlamaya gelen özne, nesnenin karşısına tanrısal, evrensel ve zamansız bir göz olarak değil; kendi tarihini sırtında taşıyan, sınırlı ama değişmeye açık bir ufkun içinden bakan biri olarak çıkar.
Evans’ın gözlüğü onu yalnızca yanıltmamıştı; Knossos’u görebilmesini de mümkün kılmıştı. Mesele gözlüğü çıkarıp dünyaya nihayet çıplak gözlerle bakabilmek değildir. Zaten böyle bir çıplak göz yoktur. Mesele, taktığımız gözlüğün farkına varmak ve baktığımız şeyin de zamanla o gözlüğün numarasını değiştirmesine izin vermektir.
Gadamer, anlamaya başlayabileceğimiz nötr bir sıfır noktasının zaten olmamasından hareketle devreye ön-yargıyı alır. Gündelik dilde kötü şöhretli ön-yargı, mümkünse kapının dışında bırakılması gereken bir kusurdur. Gadamer’de ise ön-yargılarımız, ön-kabullerimiz, geçmişten devraldığımız düşünme ve görme biçimleri karşılaştığımız şeyi daha en başta bir şey olarak görebilmemizi sağlar; anlamaya başlayabileceğimiz ilk sınırı çizer. Evans taş koltuğa baktığında yalnızca taş görmedi; “taht” görebilmesini sağlayan bir dünya zaten oradaydı. Buradaki sorun ön-yargıya sahip olmak değil, onun son sözü söylemesine izin vermekti. Evans olmak “taht”ı görmek değil, “taht”ı gördüğün anda kazıyı bitirmekle başlar.
Çünkü ön-yargı anlamanın başlangıç noktasıysa, anlama onun sınanacağı yerdir. Karşımızdaki şey yalnızca bizim üzerine anlam döktüğümüz hareketsiz bir yüzey, cansız bir kadavra değildir; metin de kendi tarihselliğiyle bize direnir. İlk bakışımız ilişkiyi bir gerilimle başlatır; karşılaştığımız şey ön-kabullerimizin içine kolayca yerleşmediği ölçüde ona giydirmeye çalıştığımız kazağı sağından solundan sündürmeye başlar. Bu da bizi yeniden bakmaya, soruları değiştirmeye ya da başka sorular sormaya zorlar. Karşılıklı direnç iki tarafı da yerinden oynatır. Taşı kaldıraçla kaldırmaya çalışırken hem taş itilir hem biz; taş fazla ağırsa ayakları yerden kesilen biz oluruz.
Süreç çeviriye benzer: Anlamı bir cümlenin içinden paket halinde çıkarıp öteki dilin içine bırakmayız. Cümle yeni dilde yeniden kurulur; kimi şeyler açılır, kimi şeyler eksilir, kimi sözcükler daha önce görünmeyen bağlantıları ortaya çıkarır. Anlama da öznenin ufku ile karşısındaki şeyin ufku arasında böyle bir alışveriştir.
Gadamer’in “ufukların kaynaşması” dediği şey biraz da bu karşılaşmadır. Buradaki iki ufku birbirinden kopuk, kendi içine kapalı iki ayrı dünya gibi düşünmemek gerekir. Anlamak, kendi ufkumuzu karşıdakinin üzerine bir örtü gibi sermek de değildir; karşılaşmadan eve aynı şekilde, aynı ufuk çizgisiyle dönememektir. Anlam iki ufkun birbirine değdiği yerde ortaya çıkar ama bu temasın kendisi de ufukları yerinden oynatır.
Bu yüzden perspektifin varlığı bizi “her yorum eşit ölçüde doğrudur” gibi konforlu bir relativizme de götürmez. Gadamer hermenötiği bizi o temas yüzeyinden ayrılmaya bırakmaz. Yorumcu, karşısındaki metni bir Boğaç gibi alt edip ona istediği anlamı söyletemez. Bazı yorumlar karşısındaki metnin direncine çarpar, bazıları ona söylemediğini söyletmeye çalışırken açık verir; bazılarıysa başlangıçtaki ön-kabullerimizi değiştirebildiği, baktığımız şeyi daha geniş bir ufukta görmemizi sağladığı için daha üretkendir. Anlama yalnızca karşısındaki şeyi başka bir ışıkta göstermez; ışığı tutanı da aynı kuvvetle değiştirir.
Bir kitabı yıllar sonra yeniden okumak bu bağlamda tuhaf bir deneydir. Rafın üzerinde duran nesne büyük ölçüde aynıdır; cümlelerin sırası değişmemiş, karakterler bir gece ansızın biz uyurken toplanıp yeni kararlar almamıştır. Fakat kitabın karşısına gelen okur hiçbir zaman aynı okur değildir. Yirmi yaşında önemsiz bulduğun bir cümle kırk yaşında kitabın kalbine oturabilir; daha önce arkasında durduğun ve sırtını sıvazladığın bir karaktere şimdi gıcık olabilirsin. Kitap değişmeden anlam değişmiştir, çünkü karşılaşmanın taraflarından biri başka bir tarih, başka sorular, başka kayıplar, başka krizler, başka arzular ve başka kavramlarla, başka bir ufuk çizgisiyle geri dönmüştür. Aynı kitabı yeniden okumak bu yüzden yalnızca kitap hakkında yeni bir şey öğrenme fırsatı değil; aradan geçen zamanda bizim neye dönüştüğümüzü görmenin de yollarından biridir.
Bu ay sabitfikir, “klasikleri niye okumalıyız?” sorusunun peşine düşünce Kararsız Okur’da tekrar tekrar okumaya uygun kitaplardan bir deniz oluşturalım ve bu denizin içinden kendi tarihselliğimizin ve ufkumuzun dönüşümüne bakalım istedik.
1. Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley
“‘Sen gerçekten hasta görünüyorsun, mideni bozan bir şey mi yedin?’
Başıyla doğruladı. ‘Uygarlık yedim.’ ‘Ne?’ ‘Zehirledi beni uygarlık.’”
2. Savaş ve Barış – Lev Tolstoy
“Hissedileni sözlerle ifade etmek mümkün değilse konuşmaya ne gerek var?”
3. Tatar Çölü – Dino Buzzati
“O da bizim gibi, düşman yüzü görmedi, savaş yaşamadı. Ama sanki bir muharebedeymiş gibi öldü.”
4. Gülün Adı – Umberto Eco
“Her gerçek her kulağa göre değildir.”
5. Tutunamayanlar – Oğuz Atay
“Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.”
6. Muhteşem Gatsby – F. Scott Fitzgerald
“Hem içinde hem dışındaydım, yaşamın durmak bilmez çeşitliliği karşısında hem büyüleniyordum hem de tiksiniyordum.”
7. Zeno’nun Bilinci – Italo Svevo
“Başkalarında en imrendiğim özellik, umursamazlıklarıydı.”
8. Doktor Faustus – Thomas Mann
“Kendi hazırladığın, kendi koyduğun bir düzene uyma yükümlülüğü de bir tür özgürlüktür.”
9. Yavaş Adam – J.M. Coetzee
“Ben de ortalarında zaman harcıyor, zaman tarafından harcanıyorum.”
10. Tess – Thomas Hardy
“Tess Durbeyfield hayatının bu döneminde, tecrübeyle henüz renklenmemiş, yalnızca bir duygu havuzundan ibaretti.”
11. Hamlet – William Shakespeare
“Ne yaman bir devrim bu, gören göz için. Bu kemikler böyle ayak altında olmak için mi bunca nimetlerle beslendi?”
12. Frankenstein – Mary Shelley
“İnsanın dünü, asla yarını gibi olmayabilir; Değişimden başka bir şey ayakta kalamaz!”
13. Alice Harikalar Diyarında – Lewis Carroll
“Ben deli değilim! Benim gerçekliğim sizinkinden çok farklı.”
14. Dönüşüm – Franz Kafka
“Biraz daha uyusam bütün bu olanlardan kurtulabilir miyim?”
15. Don Quijote – Miguel de Cervantes Saavedra
“Kötülere iyilik etmek kum üstüne yazı yazmak gibidir.”
16. Küçük Şeylerin Tanrısı – Arundhati Roy
“İnsanların alışkanlıklarla yaşayan yaratıklar olduğunu söyledi, nerelere alıştıklarını bilseniz hayret ederdiniz...”
17. İlahi Komedya – Dante Alighieri
“‘Ey buradan içeri girenler, her türlü ümidi geride bırakın’. Cehennem ümidin olmadığı yerdir. Hiçbir ümidin kalmaması, hayatta cehennemi yaşamaya denktir.”
18. Mrs. Dalloway – Virginia Woolf
“Her şeye rağmen sıcaktı güneş. Her şeye rağmen üstesinden geliyordu insan. Hayat bir şekilde, günleri birbiri ardına eklemenin bir yolunu buluyordu, her şeye rağmen.”
19. Koku – Patrick Süskind
“Paranın ya da şiddetin ya da ölümün gücünden büyük bir güçtü elindeki: insanlarda sevgi uyandırmanın yenilmez gücü.”
20. Cinler – Fyodor Dostoyevski
“Evet ama sizi niçin kırbaçlasınlar? Bir şey yapmadınız ki, öyle değil mi?
Bu daha kötü, bakacaklar bir şey yapmamışım, basacaklar kırbacı.”
21. Ulysses – James Joyce
“Ama şimdi yarın yeni bir gün olacak. Geçmiş bugün oldu şimdi. Şu an ise yarın şimdi olduğu gibi geçmiş dün.”
22. W. ya da Bir Çocukluk Hatırası – Georges Perec
“Çok azı intihar etmeye kalkışır, çok azı gerçekten delirir. Birkaçı haykırmayı sürdürür, ama çoğu susar, inatla.”
23. Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry
“‘İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi...’ ‘İnsanların arasında da yalnızlık duyulur’ dedi yılan.”
24. Fahrenheit 451 – Ray Bradbury
“Ama insanın muhteşem tarafı budur; sil baştan yapmaktan vazgeçecek kadar umutsuzluğa veya tiksintiye kapılmaz asla… çünkü böyle yapmanın önemli ve yapmaya değer olduğunu çok iyi bilir.”
25. Mülksüzler – Ursula K. Le Guin
“20 yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki, yaşamının geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir.”
26. Uğultulu Tepeler – Emily Brontë
“Bu soğuk yüzlü insanlar arasında can vermek ne acı!”
27. Nietzsche Ağladığında – Irvin D. Yalom
“Varlığın ebedi kum saati sürekli baş aşağı çevriliyor, tekrar tekrar.
Bu düşüncenin sana sahip olmasına izin ver, o zaman ben de senin ebediyen değişeceğine söz veririm. Bu fikirden hoşlanıyor musun, yoksa nefret mi ediyorsun? Bu fikirden hoşlanacağın bir yaşamı yaşa.”
28. Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez
“Yüreğini kolla... ölmeden çürüyorsun.”
29. Aylak Adam – Yusuf Atılgan
“Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”
30. Yolda – Jack Kerouac
“Benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır. Yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen.”
31. Günlerin Köpüğü – Boris Vian
“Çiçekçi dükkanlarının hiç demir kepenkleri olmaz. Kimse aklına getirmez çiçek çalmayı.”
32. Madame Bovary – Gustave Flaubert
“Elle tutulup gözle görülmez bir derdi nasıl anlatabilirdi insan?”
33. Yaşamak – Yu Hua
“Geceleri yatağa uzanır ama uyuyamazdım. Nefret edecek bir sürü şey gelirdi aklıma, ama sonunda yine kendimden nefret ederdim.”
34. Açlık – Knut Hamsun
“Kendimi istediğim gibi çekip çeviremeyecek kadar bitkindim adeta. Ufak ve zararlı bir sürü hayvan içime dolmuş, beni oyup boşaltmıştı.”
35. Moby Dick – Herman Melville
“Ama insanı en çok çileden çıkaran, insanı en çok küçülten şeylerden hiçbirinin bedeni yoktur. Elle tutulur bir bedeni yoktur ama, güçlü bir varlıktır gene de.”
36. Parfümün Dansı – Tom Robbins
“Sen bana tek gözümle bu kadar güzel görünüyorsan, iki gözüm olsa kim bilir ne kadar daha güzel görünürdün.”
37. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı – Milan Kundera
“Hepimiz neyin önemli olup neyin önemli olmadığı hakkında katı bir anlayışın tutsaklarıyız.”
38. Veba – Albert Camus
“Çekip gidene her şey mizâh
Kalıp bekleyene her şey şiirdir.”
